Moi Je Joue ~ jane de lus♥
romantik komedi filminde degilim, anladım nihayet.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
bana bak yazılarımı oku eşantiyonlar da var music is my boyfriend
ah, işte buradasın!
işbu, bulunmuş olduğunuz blog, jane de lus rumuzlu bir hanımefendinin aklına esenleri futursuzca paylastıgı sanal bir odadır. bu sayfa dışında başka bir yerlere hareket etmek isterseniz yukarıdaki navigasyon linklerini kullanabilirsiniz
o halde, moi je joue! .
ben kova burcu dısında burcları bilmem pek ve astrolojiye de inanmam. ilgilenmem. ama hani astrologlar "mayıs'ın 13ünde venüs mars'a tecavüz edecegi için aslan burcları cok hassaslasabilir, yanlarında selpak taşısınlar, satürn de jüpitere tekme tokat daldıgı için kovalar saglıklarına dikkat etsinler, üşütmesinler" benzeri cümleler kullanıyorlar ya. dogru olabilir o. 2 senedir bunu yasıyorum. yılın bi döneminde hastalıklar odasına giriyorum. sonra çıkmak için bi debeleniyorum bi çaba sarfediyorum ama bu sefer hoop baska bir sey yakamdan tutuyor. her sabah güzel uyanmak, kendimi iyi hissederek güne baslamak için aldıgım nesneleri saysam -ki bu da bir baska yazı konusu- delirmiş dersiniz, ki arkadaslarım diyorlar. ama bu sabah da tüm hayallerim bosa gitti. gece boyu, 2 haftadır agrıyan ve diş doktorumun tedavi etmekten kacındıgı dişim uyutmadı ve sonra gün boyu uyuttu, sersemletti. an itibariyle vücudümda 3 majezik, 3 aprol fort, 2 largopen kadar kimyasal tasıyorum.
kungfu #2:
bu aralar koku manyaklıgı bas gosterdi. parfüm merakı değil, sahip oldugum her seyin, odanın, yatagın, carsafın, benim, ellerimin, saclarımın doğal, temiz bir kokusu olmalı diyip, envayi cesit kokuya taktım. kendimi en son kimligi belirlenemeyen bir aktarda "cin savmak için" içinde 40 cesit ot barındıran bir tütsü alırken yakaladım ve hemen bi kenara cekip silkeledim. "napıyorsun?!!? ne işin var senin burda?!?! aradıgın tütsü bu değil, bırak onu cabuk yerine, cık buradan" diyip azarladım. allahtan laftan anlayan bi kızmısım da hemen cıktım aktardan. kungfu #3:
"var mısın yok musun" adlı yarısma kendimi keşfetmemde cok onemli bir role sahip. izlerken iç muhasebeler yapıyorum. yarısmaya katılmayı cok istiyorum cünkü cok kolay para ve eli boş dönmek cok kücük bir ihtimal. ama o yarısmaya katılsam ve birisi bana "ne hissediyosun? kücük mü büyük müü?" , "önceki yarısmada kac actın?", "kutunu kime cektirdin?" gibi abuk bi soru sorsa o kadar kamera onunde "ebenin ***** hissediyorum, kutuyu da o cekti, önceki yarısmada 500000 actım, ben hep 500000 acarım" gibi bi cevap verip günün sansasyonu olabilirdim. sonra tv'lerin anahaber bültenlerinde "var mısın yok musun'daki asabi kız, yarısmada agzını bozunca stüdyo birbirine girdi, 21 yasındaki genc yarısmacıyı acun ılıcalı uyardıysa da genc yarısmacı artık bunca programdır bu sorulardan kendisine gına geldigini ve mantık dısı olan bu sisteme yarısmadaki 24 insanın bu kadar kuvvetli inanabilmesini anlayamadıgını haykırdı, haykırırken kendisine ait asabi üslubunu korudu" gibi anonslarla sunulurdum. belki ünlü olurdum. kim bilir. ama ben ünlü olmayı hiç istemezdim. bosver, katılmıycam. [hep buraya cıkıyorum düşününce.]
ninja:
ya inanmalı ya inanmamalı, ya sevmeli ya nefret etmeli, ya uzun olmalı ya da kısa olmalı, ya büyük olmalı ya da kücük olmalı, ya siyah olmalı ya da beyaz olmalı, ya hızlı ya yavas olmalı, ya güzel ya çirkin olmalı, ama hep uç olmalı. ortalar hiç bana göre değil ve ben hep güvenlik kilidi acık olan orta bir yolda yürüyorum. tüm yanlışlar da buradan cıkıyor.
|
önceleri "dostluk muhteşem bir şeydir ve tüm dostlarımızı ölene kadar unutmamalıyız" derdim ama sonra bunun bu yaşlarda, benim gibi sıkılgan insanlar için dogru bir inanış olmadıgına inandım ve "insanlar sıkıcıdır sürekli değiştirilmeleri gerekir"e dönüştürdüm. bir aksilik cıkmadıgı takdirde, her zaman işe yarıyor. bir kaç gündür başka insanlarlayım, iyi geldigi soylenebilir. yarın daha iyi olacak diye hissetmek istiyorum. tamam mı oliver? oldu mu etienne? duydunuz beni dimi? tamam o halde, baslıyoruz:
şimdi herkesin cocukluguna dair travmatik bir anısı vardır ama ben sanmıyorum ki, kimseninki benimkinden daha travmatik olsun. bunu bir seda sayan'ın eller bele jestiyle iddia eder, üzerine acımadan oya aydogan mimikleriyle "dinleyin ayol" derim. hatırlarsınız, sezercigin bir filminde, bir cocuk sezercigin fıstık isimli eşşegini ondan almaya calısıyor, üzerine de o yaşta kendisinden beklenmedik bir firavun performansı ile kalantör kahkahalar atıyordu. hatırladınız onu değil mi? şişko nuri.
işte bu şişko nuri, öyle sanıyorum ki hep şişkoydu ve hep nuriydi. cücelik gibi bir hastalıgı olabilirdi, cocuk yastaki kafam buna ermedigi için bir ihtimal dahilinde bırakıyorum bu durumu ve de kendisi hep cocuktu. yani sezercik filminin cekilme vaktinden 20 sene sonra da aynı irrite edici ses tonuna ve de vücuda sahip oluyorsa yanlış olan bir şeyler var demekti. sisko nuri bizim mahallemizde ikamet eden bir kimseydi bir süreligine. yüce rabbimiz süphesiz bizi cok sevmiş ve de bu sevgisinden oturu bu vakti olabildigince kısa tutmustu. her yesilcam figuranı gibi fakirdi o da, kural bozulmamıstı ama bozdugu kural ankara'da yasıyor olmasıydı. gecimini saglamak için oyuncak satıyordu. bildigimiz plastik kamyonetleri, dandik bebekleri yolda bir pez parcası üzerine seriyor yanında duran cocuklarla muhabbet ediyordu. belki de kendisini oyuncak, sevgi, sefkat ltd. as'ye adaması bir nevi gunah cıkarma amaclıydı. bilemiyoruz. mahallede haklı bir forsu da vardı. düşünsene, türkiye'nin ilk zengin ve sadist cocugu! amma velakin ben, küçücük aklım ve ben, az once televizyonda eşşeğe kırbac atacagının beyanatlarını verip, "niohohhah" seklinde gülen bu cocugu dısarıya cıktıgımda gormeyi resmen bir kabus olarak algılıyordum. bir cocuk için sanıyorum ki daha trajik bir vaka seker kız candy'nin pornografik goruntuleriyle karsılasmasıdır. serdigi bez parcasının yanından bir buyugum olmadan gecemiyordum. bi gun annemin elinden tutarken kendisinin yanından gectik istemsizce dil cıkarıp "hiç mi acımadın ulan serefsiz" dercesine okkalı bir "bööeee" yaptım ve kendisinin bana verdigi cevap "o izlediklerin gercek degil" manasına gelen " tihihihiheheheh salaaghh" oldu. o günden beri benim için hep boyle biridir sisko nuri. sonra ogrendik ki sisko nuri gitmiş, mahallemiz eski seyrine dönmüş. daha buyuk travmatik vakalar ucuzca atlatılmış. acaba şimdi nerdesin şişko nuri?
|
hastayım. kabuslar gördüm gece boyu. aksama trenim var. gidebilecek miyim bilmiyorum. gitmek istiyorum ama aynı zamanda istemiyorum. telefonum calıyor, acmıyorum, baska numaradan arıyorlar, yine açmıyorum. acile gittim, ilaç yazdılar, igne yaptılar, bagırdım, bunun için bagırılır mı dediler, "bunun için" size cok küçük geliyor olsa gerek. hasta olunca üzülüyorum. eskiden tadını cıkarırdım. artık üzülüyorum. cok genc ölecegimi düşünürüm hep. baudlaire okuyorum, simdiye kadar okumadıgım için kendime kızıyorum. bir şeyler anlatmak istiyorum hevesim kacıyor. komik seylere gülüp paylasmak istiyorum ama kaçıyor hepsi. benimle aynı hisleri hissettigini söylen insanları sevmiyorum. hiç biriniz hiçbir insanla aynı şeyleri hissedemezsiniz. herkes farklıdır. hergün yeni kararlar alıp, yarın güzel olacak diye baslıyorum. yarın olunca sadece yarın olmuş oluyor ve ben yine yarım kalıyorum. bir alttaki yazıya yorum yapmamıs olmanız ise beni cok mutlu etmişti. burayı dogru kişiler okuyor, buna seviniyorum. vesaire vesaire vesaire.
bir tuş istiyorum. bacagımla belim arasında olabilir. bastıgım anda invisible modda takılayım, cevrimdışı göster olsun. beni tanıyan, bilen, gören kimse beni tanımasın, bilmesin, görmesin.
hani burada aklıma estikce, eglenme ve kendini oyalama cercevesi içinde yazıyorum da, gelene güler yüz, gidene hoşcakal modu açık kalıyor ya, bunun neticesinde kafasında beni günlük hayatımda pamuk prenses gibi sekillendiren, efendime soyleyeyim, kendisini yoksul cocuklara adamıs, bir azize kadar melek, bir külkedisi kadar yumusak kalpli sanan okuyucular mevcutmus. internet hakkaten böyle bişey, okudugunun ötesi oldugunu düşünmek zor. ki gereksiz zaten. yanlış efendim. günlük hayatımda cogu zaman , cok mutlu ve eglenirken bir anda cok bagırıp, ortalıgı birbirine katabilen bir insanım. sinirim cok fazla, agresifligim had safhada, içimde önleyemedigim bir carmageddon oynanıyor, ya da final fantasy mi diyor gencler artık neyse, bizim zamanımızda carmageddon vardı. yasaklandı sonra. bazen otobüste tanımadıgım insanlarla pencere acma kapama savası veriyorum, bazen "sıra neden gelmiyor bana" diye hastanede kavga cıkarıyorum, bazen tanımadıgım insanlara bagırıp onları üzüyorum, "manyak mıdır nedir" diyorlar arkamdan, duyuyorum ama önemsemiyorum, kimi anlar sevdigim insanlara hiç ummadıkları seyleri acık sozlulukle yuzlerine soyluyorum, o zamanlarda kalp kırıcı dobra arkadas oluyorum, ama saklasam daha mı iyi, insanlar yalancılıgı seviyor, sonra, bazı zamanlar cogu kadına tahammül edemiyorum, kadın dayanısması denen seyden hosnut olsam da, her kadını sevemem ben, sürekli mırıldanana, gergin olanına, cok sesssizine falan dayanamam, sonra bazen de, soforlerle kavga ediyorum, ara yollarda ilk benim gecmem gerektigi zaman -Kİ BU BİR TRAFİK KURALIDIR ASLA HAKKINIZI O PİS ŞÖFÖRLERE YEDİRTMEYİN!- taksiciler, arabalar filan geciyorsa, yolda durup onlarla kavga etmeye baslıyorum, aslında kavgacı biri değilim ama bir anda geliyor, ve tutmak istemiyorum, istesem tutabilirim ama sonra o his beni kovalar, "niye oyle demedin, niye soyle cevap vermedin" diye, kendimi agzı gozu olmayan bir hise ezdirtecek degilim! !hıh. o yüzden önüne geldigi gibi yasayan, savruk bir insanım ben, oyle pirensesmiş, sindirellaymıs, sekillendirmeyelim lütfen. ayıboluyor gencler. ama simdi güzel yanlarımı yazmadım ya, bu sefer de kötü kalpli cadı olarak yer edecegim kafanızda. önemli değil, günü gelir ne kadar melek, ne kadar meryem ana oldugumu da yazarım.
işte okur, ben bir de en cok su gibi zamanlarda sinirleniyorum. üzerimde sıfır ilgi olmasını istedigim zamanlarda herkesin ilgisi benimle oluyor ve o zaman şöyle seyler oluyor:
-neyin var, bugun cok durgunsun? -bişeyim yok, öylee.. işte.. -aa hakkaten neyin var jane, bugun cok sakinsin? -bişeyim yok, canım sıkılıyor sebepsiz, sormayın bişey -nolduu =(((( üzücü bişey mii olduuuuuu =((( [bu uzatarak soran cok üzülmüş kız modeli, buna karsı verecegim hiç bir cevabım yok] -bişey olmadı canım, canım sıkılıyor işte, senin hiç sıkılmaz mı? -ay evet yaaaaaaaağ, gecen gün benim de simdieea söyle oldu böyle oldu bıdbıdbdıddbıdbıdd [evet o sizi oyalasın bana bişey sormayın hadi.] [ve en sormaması gereken kişi sorar:] -AAYY CANIIIM NOOLLDU SANA BÖYLEEĞĞĞĞĞĞ? -[korkan gözler] noldu bana böyle? nolmuş ki bana? [korkan gözler] -baksanaa sesin solugun yok, gözlerinin feri gitmiş, yüzünden düşen bin parça?? [kendini acıklamaya calıs, cok uzatmadan kesmeye calıs, savmaya calıs, calıs calıs calıs, en sonunda olmasın hiç biri:] - ooof sıkıldım, gidicem.
cok cabuk sıkılırım zaten her seyden, ne kötü huylarım var ve daha kötüsü iyi yapmak için hiç bir şey yapmaya calısmıyorum, kötü kalmaları için cabalıyorum, ama daha kötü de olmamalı, daha iyi de olmamalı. ne bileyim, sıkıldıgımı soylemiştim, bir süre aranmak, sorulmak, neden sorusunu cevaplamak istemiyorum. seni hiç tanımamıs olsam da, 10 yıldır tanıyor olsam da farketmez, tamam mı? bir süre kendimle ugrasmak istiyorum. canımın istedigi olursa ben ararım. ama simdilik cok sıkıcısınız.
|
bu aralar cok sıkılıyorum ve bunalıyorum. her an sacma bir şeyler yapabilir, büyük kalpler kırıp, kücük parcalara ayırabilirim ve işin kötüsü bunu yaparken zevk alabilirim. bunlar olsun istemiyorum.
|
sadece, birikmiş güzel filmlerimi izlemeye ayırdıgım bu günümde, kahve ve sigaramla, üzerimde cok sevdigim adidas esortmanım ve bir sabahlık üstüyle yatagımın üzerinde uzanmıs, 1949 tarihli, "tatil günü" anlamına gelen, "jour de fete" isimli jacques tati filmini izlemeye baslamıstım...
...ki, radiohead'in mtv işbirligi ile cocuk işcilerin yasam kosullarına dikkat cekmek amacıyla all i need isimli sarkısına cektigi klibe rastlayana kadar. izledikten sonra tadım kactı. filmlerimi izleyesim gelmedi, bogazıma bir şey takıldı. cocuk işciler ve düşük işci ücretleri ile alakalı markaların kara kitabı diye bir kitap okumus ve o cok sevdigimiz markaların arkayüzünü az biraz ögrenip "vay be" demiştim, cocuk işcilere üzülmüştüm, adet oldukları için calısma iznine sahip olan kambocyalı kadınların, gercekten adet olup olmadıgını anlamak için onlara beyaz elbise giydirip, iç çamasırı giydirmeyen işverenleri okumustum. ama yine de adidas önünden gectikce "sana bayılıyorum adidas" demeye, nike'i cok zevksiz dizaynların sergilendigi bir magaza olarak gorsem de disco sneaker'ları almak için tükürdüklerimi yalayıp, nike'ın kasasına para sokmaya devam etmiştim.
okumak görmek kadar etki etmiyormus. klibi izledikten sonra, kendim aklıma geldim, el bebek gül bebek büyütülen bir kız cocugu, benetton'dan babasının aldıgı pembe ayakkabıları gözu gibi saklayan, onlarla yatagına giren 6 yasında bir kız cocugu, sahne ikiye bölündügünde kacırılan yahut ailesinin calıstırdıgı, henüz hiç bir sorumlulugu yokken sorumluluklar altına sokulan, cocuklugu kacan, kacırılan cocuklar geldi ekrana. "ne yapabilirim, üzülmekten baska, benle mi değişecek bu düzen" diye sordum kendime, "adidas almayabilirsin" diye cevap verdim kendime sonra. "ama nereden esortman, ayakkabı alacağım ki o zaman?" diye sordum yine, "bir sürü alternatifi var, onu almayıp tepkini belli edebilirsin, senin paranla bir tepki imkanın var "diye cevapladım ardından. evet, kendi basıma hiçbir sey olabilirim ama 10 kişiden 2 si benim gibi düşünse bir şeyler düzelmez mi? cocuk işciler için üzülen kalbimin vicdan rahatlatmasının bedeli bir daha cocuk işci calıstıran bir marka almamaktan gecmez mi? hiç birimiz bu markaları basacak, mahkemeye verecek değiliz, ama üç cizgili bant giymemin bedeli bir cocugun hayatı ise, o üç cizgi üzerime olmazsa ben ne kaybederim? bir şey kaybetmem, aksine ruhum hafifler. içeri gidip anneme anlattım, klibi, üzüntümü, dünyadaki durumu, okuduklarımı, sonra "hatta bak üzerimdeki nerde üretilmiş ona bakalım" dedim, esortmanımı cıkardım, "made in cambodia" yazıyordu, içim buruldu, bi kenara fırlattım. seni bir daha giymeyecegim adidas, ve benzerleriniz.
radiohead'in ise dünyanın gelmiş gecmiş en muhtesem gruplarından biri oldugunu soylemeye gerek yok sanırım. |
bence "yaslanıyorum" dedigin zaman büyümeye, büyüdügünü kabullendigin vakit yaşlanmaya baslıyorsun. hani "ay yaslandım, 21 oldum, 22 oldum, tüh" denir de dolasılır ya, gencligin verdigi ani heyecanlar ve sıkıntılardan baska bişey değil o ruh hali. cok güzel yaşlar bu yaşlar, size de olur mu bilmiyorum ama, bir sarkı var ya "param yok, pulum yok, malım mülküm olmasın ziyahı yok, aşk dolu şu kalbim.." diye giden, aynen o sarkıda oldugu gibi, güzel bir günde, hiçbir şeyim olmasa dahi, sırf genç oldugum, sırf saglıklı oldugum ve sırf gülebildigim için heyecanla dolup taşarım. kalbim dünyalar kadar büyür. gencligimi cok seviyorum. tanrının vermiş oldugu bir oyun bahcesi su 15 ile 25 yas arası. ne yasadıysan yasadın, sonrasında pratik yapıyorsun, daha sonrası hakkında da bir fikir yürütmeyeyim bilmeden, yasayanlar hayatın daha kolay oldugunu soyluyorlar. ne diyordum, ben yasımı cok seviyorum, ve kendimin tam olarak farkına vardıktan sonra hiçbir zaman için de büyük olmaya, oldugumdan büyük ve daha akıllı davranmaya calısmadım, calıstıgım dönemde ise aldıgım "hiç yasının insanı değilsin, ne kadar olgunsun" sözleri beni asla memnun etmedi. 18-19 yaslarım olmam gerekenden daha fazla olgun olmaya cabaladıgım bir dönemdi. neden oyle olmaya calıstıgımı simdi anlayamıyorum, belki de takdir görme arzusudur. simdiyse beni memnun edenin bu olmadıgını, toplum ve insanlar tarafından bana verilen takdirlerin benim için bir önemi olmadıgını farkettikten sonra yasımı yasamak istedigimi farkettim ve bahşedildigi en güzel sekilde yasıyorum. bazen anneme heyecanla eski bir şarkı dinletirim "sen gencsin ondan bu kadar güzel geliyor sana, bana da gencken boyle gelirdi" der, benim kadar heyecanlanamaz, yanından tatmin olmamıs bir sekilde ayrılsam da, kendi kendime sevinir bir kez daha dinlerim beni o haddinden fazla sevindiren şarkıyı. genclik böyle bir his işte. oldugu gibi yasamaya calısıyorum, bazen korkuyorum, büyüyecegim, saclarım beyazlayacak, tenim eskiyecek, kremler kullanacagım, gerdanım kırısacak, genc kızlar etrafımda dolasacak, içim gidecek vesaire vesaire.. sonra korkularımın yaşlanmaktan ötürü olmadıgını, yasadıgım anı kaybedip daha kötüsüne razı gelme sanrısından kaynaklandıgını anlıyorum. yani sanki yaşlanınca hayat kötüleşiyormuş gibi. halbuki öyle olmasa gerek, hayatı güzel yapan yasımızdaki rakamlar değil, hayatı yasamayı ne kadar bildigimizle alakalı. bu yüzden "benim yasıma gel de gorursun", "sen giderken biz dönüyorduk", "o hikayenin sonrasında böyle olacak cicim" kadınlarını, yaşları ile bir şeyler ıspatlamaya ve taslamaya calısan kadınları sevmiyorum. gencim ben, her şeyi bilmesem de, her şeyi mükemmel yapmasam da olur, düşmem lazım, aglamam lazım, sizden daha cok gülmem lazım, koşmam lazım, bazen ısırmam bazen de öpmem lazım. o yüzden baskasının yaşında, yaşadığında gözü kalmasın hiç bir kadının. herkes yasıyor bu yasları, gelip geciyor. birileri yasamıs, birileri ise hiç yasamamıs değil. hepimiz hayattan payımıza düşeni eşit sekilde almıyor muyuz? yası ile yasadıklarını ıspatlamaya calısan, sevmedigim kadınlar gibi bir kadın olmam belki fakat yine de korkularım var. genc kalmayı basaramamıs, genclere özenerek, aslında onun da onlardan biri oldugunu belli etmeye calısan, dengesiz davranıslı bir kadın olmak mesela. en olmak istemedigim kadın modeli. bu kadınlar seye benziyor, aysel gürel gibi olacakmış da, kazara nükhet duru gibi olmus. o yüzden diyorum ki, 20'sinde genc bir kız olmanın, 30'unda genc bir kadını yasamanın, 40'ındaysa demlenmiş olgunlugun tadını cıkarmak gerek, 15'lere, 20'lere özenmeden. c'est la vie ma cheri...
|
atım olsun istiyorum, güçlü, büyük, parlak tüylü, kahverenginin en güzel tonuyla kuşanıp, en güzel benekleriyle süslenmiş bir at. üzerindeyken ben, hızlıca koşsun, rüzgar yüzüme yüzüme vursun, heyecanım karnımdan kalbime dogru aksın, saclarım rüzgarda savrulsun, kimisi gözüme kimisi agzıma yapıssın, atım ucsuz ve ucurumsuz arazilerde koşsun, güneş bize dogru vursun, atım koşsun, koşsun ve koşsun. sonra dursun, bir nefes alayım, portishead'den the rip calmaya baslasın, "while white horses, they will take me away" desin bir yerler. hayaller, ne güzelsiniz.
|
bir çılgınlık yapıp, istanbul'dan aynalı pastane geldi, eglendik, işte hayat izledik, about de souffle izledik, new york herald tribune diye seslendik birbirimize sonra güldük. sonra cok ani heyecanlı garip gerilimler yasadık ve bonnie and clyde olduk, sokakta birbirini tanımadan yürüyen ama birbirine gülümseyen iki suc ortagı ruh hali ile, otobuse bindik, aditia'nın evine dogru yol aldık, az gittik buz gittik, az önce biribirini tanımıyor gibi yapan iki insanın otobüste yanyana oturup evlenmeye karar vermesi aksam tarifesi yolcularını cok sasırttı, ama biz sasırmadık cünkü bonnie and clyde'lar hiç bir şeye şaşırmaz. sonra aditia'nın evinin oraya gelince ben yolda bonnie olmamdan ötürü bir gün cok para kazanıp baska bir yerde yasamaya yemin ettim, hayata kinlendim, cıglıklar attım, ama sonra dünyanın en güzel saclı kızının evine girip de kocamaaaaaaaan gülümsemesini görünce eti puf gibi bişey oldum, hemen üçümüz bir araya toparlanıp, üç kücük jöntürk olarak bileklerimizi büktük, sigaralarımızı "aloorrs" nidaları esliginde üfürdük, eti puflarımızı yedik, aditia yemek yedi yedi yedi yedi, doymadı yedi yedi yedi. biz de bizi yemesin diye odasına kactık sessizce.
sürekli "cok güzel filmlerim var" diye sayıkladıgımdan olsa gerek benle alay edildigini hissettim, o iki pis insanın taklidimi yaptıklarını gördüm ama sesimi cıkarmadım, içimde biriktirdim. cünkü gercekten cok güzel filmlerim vardı, o laflarının hepsini tekeeer tekeer yalayacaklardı. nitekim: yaladılar.
yaklasık 527 kere "cok güzel filmlerim var" dememden sonra, les chanson d'amour'u izledik. biseksüellik, threesome, aşk üzerine olan bu filmi yanyana dizilerek izleyen biz, bir ara kendimizi filme özenirken, "muhteeşeeeğğeem", "aayyy..", "louiss..." nidalarını haykırırken bulduk ve ffm olan üç kişi kendimizi toparladık, içimizin gittigi bir filmin threesome üzerine olması bizi biraz tedirgin etti. kendimize sasırdık, benim fransa özentim filmi izlerken "taksiler pejo 406, muassır medeniyet..." yorumu ile kendisini dısa vurdu ve bu pastane ve aditia kişileri buna cok güldüler halbuki ben espri yapmadım. sonra ben popomla 3 defa aditia'nın kırık-bozuk-igrenc prizini düşürdüm ama o sırada cok üzülmüş taklidi yaptım cünkü yoksa üzerime gelirlerdi. halbuki kim bozuk priz kullanırsa o priz kırılır elbette. allahım hiç bir sey ogretmiyorlar mı anneleri bu cocuklara?
film bitti ve gerisinde louis garrel'a bir kez daha asık olan 3 kişi bıraktı. bence louis garrel'lar halktan insanlara karısmalılar, türkiyeye gelmeliler ve bizimle tanısmalılar. ben louis garrel olsam oyle yapardım.
sonra biraz mola verdik, kahve, sigara, çuku yedik, cünkü filmi izlerken louis garrel sahnelerinde cok güc kaybettik, cok heyecanlandık, enerji toplamamız gerekti. sonra da gece melek ve bizim cocuklar filmini izledik. filmdeki arif(fulya) isimli travesti karakterin "kadınıııııııııııım, kadınıııııııım diye bagırdım" repligi dilimize takıldı. ücümüz de sustugumuz an birimiz "kadınııııım kadınııııım" diye bagırmaya basladı. güldük, güldük, güldük, pastane benim saclarımı ördü, ben aditia'ya makyaj yaptım, sonra yüzümüzü temizledik, sonra uykumuz geldi, sabah saat 6 itibariyle içilen sıcak corbalardan sonra yattık. gün agarırken, iki yataga paylastırılan 3 kişinin odasında, su sesler yükseldi.
jane: nescafe mi jacobs mu?
aditia: jacobs
pasta: nescafe
jane: efes mi tuborg mu?
aditia: efes
pasta: efes
jane: cay mı kahve mi?
aditia: kahve
pasta: cay
jane: ıvır mı zıvır mı?
aditia: jane uyuyalım hadi.. =(
pasta: zzzzuyuylaım evetzzzzz..
jane: iyi uyuyalım.
aslında içimden [uyumak mı uyanmak mı?] diye sormak da gecti ama ani terliklerden filan korktum. sustum. böyle insanlarla eglenmek cok zor a dostlar.
8'e saat kurup 11'de uyanan insanlar olduk sonra biz, hemen evin ordaki bi pastaneye çukulata kaplı ayçörekleri yemek için koştuk, içeri girince, pastanenin aynalarla kaplı oldugunu gördük ve aynalı pastane rumuzlu arkadasımız bize "aynalı pastane" dedi biz de "aaaeee.. eveettt.. =) " diye sasırdık, simdi düşününce hiç önemli gelmedi aslında. sonra aycoregi yemek için tesebbus ettik ama onlardan hiç kalmamıstı biz de muzlu ekler ve su börekleri yedik, adita benim muzlu ekimden, ben aditia'nın böreginden ve limonatasından içtim, ama aynalı pastane bize hiç bişe vermedi. erkekler hep pis oluyorlar. sonra.. sonra.. bu güzel 2 günün yavas yavas sonuna geldigimizi anladık, bize ayrılan sürenin doldugunu farkettik, jenerik akmaya basladı, güzel saclı kız evine döndü, aynalı pastane yavas yavas kepenkleri indirdi, ben de sokakta new york herald tribune diye bagıran aynalı pastane'ye aynı sekilde karsılık vererek, ayrıldım, evime dönerken güneş parlıyordu, bulutlar vardı, cam kenarında oturup camdan yukarı bakarak gülen bir kız otobustekilerin ilgisini cekiyordu ama hemen geciyordu, eve geldim, ev cok boş geldi.
blogum ve ben, blog ödülleri diye bir internet yarısması var ona katıldık ama okuyucu profilimi düşününce aday olmak cok komik geldi. zira halk oylaması ile oylanacak bir yarısmada, benim bloguma google'a jane de lus yazarak giren übertembel okuyucuların oraya girip, hesap alarak, oyladıgını düşünmek hayalperestlikten baska bişey olmaz. hem ödül mödül istemedigime karar verdim, ne kadar az kişi, o kadar güzel, samimi ortam gibisi var mı? dimi günlük? evet. ben bloguma her zaman giren insanları cok sevdigimi düşünüyorum. ama siz yine de oy verin.
sonra günlük, bahar geldi diye, blogumun rot balans ayarlarını yaptım, bu aralar blog düzenlemeye sardım, cok eglenceli, bahar gelince bence bastan asagı yenilenmeliyiz. baharlar ikiye ayrılır, ilkbahar ve sonbahar. ilkbaharda erik cıkar, sonbaharsa dandik bir mevsimdir. ben ilkbaharı cok severim.
bi de günlük, 10 yasındaki kuzenim bana "jane abla sen kücükken televizyon var mıydı" diye sordu, ben de "21 yasındaki genc bayanlara boyle sorular sorarsan ileride cok yalnız kalırsın kücük" diye cevap verdim, cevabımı anlamamıs olacak ki, "vardı ama tek kanallıydı dimi?" diye sorusunu revize etti, bense "hayır, şov tivi ve star tivi de vardı" diye onun bildigi yoldan cevapladım, ama içimden "vay be, şeker kız kendilerden kücük tıfıllara dogru hayat agacı..." diye seslendi iç sesim, "ben de sus melankolinin sırası değil" diye savastım kendimle. yaa.. baharın etkileri cok garip günlük. keske insan olsaydın da yasasaydın sen de.
bi de, bu kuzenimle ölüm tehlikesi atlattık biz. tamamen benim salaklıgım üzerine kurulu bu senaryoda saatteki hızı 70 km olan bir çoskun, deli, azgın, cok cılgın akarsuya girmek istedik, ama teknik aksaklıklar bogulmamızı engelledi. sandıgım kadar büyümemişim, hala gerzek fikirlerim ve cesaretim varmıs, bunu görmek beni cok mutlu etti günnük.
bahar gelince bi de, yolda yürürken, kulagıma aypodcagızımı -namı deger iBalam'ı- takıp da yürüyünce sanki filmdeymişim de, sanki klip cekiyormusum da, bir kamera da beni cekiyormus gibi triplere giriyorum, sacları savurmalar, mutlu mutlu etrafa bakınıp, basını agır cekimde saga sola cevirmelerin bini bir para, ya da biri bin para, ya da hepsi para, ben hiç dogru düzgün deyim, ata sözü bilmem günlük, bunu biliyor muydun?
bahar gelince yasama sevinci doluyor ya insan, kimisi de uyukluyor sürekli, nefret ediyor değişimlerden falan, işte ben bu sene her ikisini yasadıgımdan saat 14:34 itibariyle kendime bayılırken, 14:35 itibariyle nefret edebiliyorum kendimden, insan olmak cok zor günlük, coak, keske ben de bir defter olsaydım, bir macbook olsaydım, keske macbook'um olsaydı ya da mac mini de olurdu, ya da ya da, son model singer dikiş makinam olsaydı. istekler, istekler, istekleeer, günlük.
aynı kelimeyi de üç kez tekrarlayıp cok bilmiş, görmüş gecirmiş hayat adamı tadı yakaladıktan sonra fazla konusmak olmaz dimi?
efendim, bildiginiz üzere müzikle kalkıp müzikle yatan, sokakta yürürken kulagındaki kulaklıgı cıkardıgı anda filmde olmadıgını anlayıp, "geaaal siceeayk simitee geaaal" sesi ile irkilip gercek hayata dönen bir çılgın bediş, efendime söylyeyim, bir dağlar kızı reyhan'ım. ergenligi geride bıraktıktan sonra o agzına vurulası "ben bunu dinlemeeaam" tavrı gittiyse de, "secici olmak" denilip, hosgorulebilitesi yüksek olan müzikteki burnu kalkıklık gitmedi. hoş, ben cevremdeki bi cok insana gore az secici kalıyorum ama olsun benim müzik dinlerken sınırım yoktur, ruhumu hangi söz ya da notada bulursam gocunmadan dinlerim.
tabi her zaman, "ben yıldız tilbe dinliyorum" cümlesi agızdan "ben vive la fete'ye bayılırım" kadar kolay cıkmıyor. gak guk ediyorum, "öö.. bişey söyliycem.. bi saniye, söyliycem..BEN BEYZA DURMAZA BAYILIYORUM TAMAM MI? OH BE SÖYLEDİM BİTTİ" gibi ani bir sinir boşanması ile gercekleşiyor. bazı sarkılar var, sevdigimi, dinledigimi söylemekten utandıgım, onları afişe ederek topluca bu duruma bir son vermek niyetindeyim.
10 numara
10 numarada eylem - aman ve mız mız sevgilim yer alıyor. bu şarkıyı neden seviyorum bilmiyorum ama eylem'in o gurbetci aksanı hosuma gidiyor ve o girişteki zenci abinin kolpa sözleri filan eglendiriyor. bi de bu sarkıda eylem "kandırıp, hayal kurdurup kurdurup vermeyen sevgiliye isyanlar" gibi bir konuyu işliyor. yakın hissettigim bi konu. o yüzden seviyorum. burdan disq'e ve sourberry radyosuna selam olsun.
9 numara
nazan öncel - aşkım baksana bana. yani.. ne desem ki.. =((( ben nazan öncel hayranıyım, biliyorsunuz ama nerden bilebilirdim böyle bir sarkı yapacagını ve herkesin dalga gececegini ve benim "hayran oldugum için mi seviyorum yoksa sarkı eglenceli mi hakkaten" ikilemini yasayacagımı? nazan utan mıyor musun boyle sarkılar yapmaya? herkese savunmak zorunda kalıyorum seni, bitanesin ama böyle bi sarkı daha yaparsan kızılay'ın ortasına cıkar kendimi belediye otobusunden atar eylem yaparım. yaparım. YAPARIM DEDİYSEM YAPARIM NAZAN!
8 numara
bu 8 numara cok kötü. gerci simdi iki korse bi külotlu corap giyip yükseltti sınıfını ama olsun. benim için hala cok kötü. hande yener - küs. hatırlarsınız, beyaz arka plan ve sahil, köpek ve hande yenerin bir gozleme tahtası büyüklügünde göbeginden olmus bir klibi vardı. "senin bana küs oldugunda bile koşarak geldigini, bir tek ben değil, bir tek sen değil, ağğğğlem biliyor" gibi bi sözleri var. hayatımda hiç böyle bir durum yasamadım. neden seviyorum bilmiyorum. ama seviyorum işte. toplum içerisinde haykırmak zor bunları.
7 numara
yonca evcimik - tatlı kaçık. bu sarkı benim bir şarkı sözünü yanlıs anlama olayımın tepe noktası yaptıgı sarkıdır. sarkıda diyor ki: "ben cikayim aradan gorecegini gor sen de"
ben anlıyorum ki: "belçikayı arayayım hele bir de gör görecegini sen de"
akabinde, "bir insan neden şarkıda belçikayı aramak istesin ki?" düşünceleri, sevilen şarkı, arasında gelen klarnet solosunda kırılan gerdanlar, petek dincoz sirinliginde omuz kırmalar... müzik tehlikeli.
6 numara
bu da bir felaket... ebru gündeş - fırtınalar. şarkının girişi bana baskül ailesi, kaygısızlar izleyecegim bir günmüş gibi, sanki okuldan gelince gazetenin verdigi sebnem bebekleri yapacakmısım gibi bir hissiyat veriyor. sonra ebru gündeş giriyor. "bir dost gibi davran bana, herkes bizi öyle bilsin" diyor. yani, demek ki ortada bir gizli aşk ve yasak ask mevcut. yakın hissettigim bir durumdan oturu olabilir bu sarkıyı sevme sebebim ama peki ya "fırtınalar koparsa kopsuuuuuuun, sürüklesin ikimizi" derken sacımı savurarak kendimden gecmeme ne diyebilirim? hiç bişey diyemem okuyucu. utanıyorum. deliler gibiyim anla biraz, aklımı yolda bıraktım inan.
5 numara
ayna -severek ayrılanlar. ayna her ne kadar kıl oldugum ve o gözlüklerinin camlarına "beni yıka" yazma istegi ile dolup tastıgım bir grup olsa da bu sarkılarını seviyorum. ve daha da fenası şiirden nefret eden, hele ki o şiir şarkının içine monte edilmişse cıldıran ben, bu sarkının sonundaki şiire ezbere eşlik edebiliyorum. neden? =( neden böyle, bilmiyorum ama seviyorum. =( severek de ayrılmadım ayrıca. neden.. =(
4 numara
evet liste giderek igrenclesiyor. sırada gökhan özen - benim için napardın var. bu sarkıyı sevdigimi itiraf edemedigim gibi, ettigim zamanda da, olabilecek en kolpa ses tonuyla " yieaa sarkı nazan öncel'in, sözleri aynı nazan sarkısı gibi önyargısız bi dinlesenizz" diyip sacmalıyorum. sevgili gökhan özen jet skiyle kaybolmadan önce yapmıstı bu sarkıyı, klibinde yaklasık 100 adet meme, 50 adet popo ve 50 adet göbek deligi vardı, hatırlıyorum. ama ben yine de cok heycanlanıyordum sarkının klibine rastlayınca. utanıyorum evet.
3 numara
bu 1 numara bile olabilir aslında ama 3'e koymak istiyorum. bu kadını tanıdıgınızı sanmıyorum. ben de tanımaz olaydım keske, talihsiz bir yıldı. öss'ye hazırlandıgım 2004 senesinde en büyük etkinligim ders calısma molası verince kral tv'ye bakmak olunca, bu kadın da o tarihlerde bir albüm cıkarınca, sarkı beni nedensizce sardı. dilek pınar - aşk kazası. "senle benim aşkım bir aşk kazası, ölen kalan yok ama kalpler yaralı, bırakıp da beni gidersen eger, sen nerede olursan kalbim oralı" şeklinde sözleri var ve daha kötü ben hepsini ezbere biliyorum. neden? nedensiz. mukadderat.
2. numara
ah.. bu sarkı cıktıgında ben aşık bir leyla, efendime soyleyeyim, oktayının peşinden koşan bir cılgın bediş idim okuyucu. cıkan kız da tutunamadı gitti ama cok eglenceliydi be. "beyza durmaz - koku". aslında türk pop tarihinde hiç deginilmemiş bir konuya degindigi için oldukca orjinal buluyorum bu sarkıyı. dinlememi haklı cıkartma savunmam sanılmasın sakın. "bu kokuyu sürmeyin, beni deli etmeyin, sevdigimin kokusu bu, sürüp sürüp gezmeyin, *sürmeeeeeeeeeh* *sürmeeeehhhhhh*" gibi sözleri vardı. hakkaten de haklı değil mi? nefret ediyorum aynı kokuyu baskasının üzerinde almaktan! SENİ SEVİYORUM BEYZA DURMAZ, YASAK ASKIMIZA KİM NE DERSE DESİN! SEVİYORUM!
1. numara.
eveeeet.. geldik bir numaraya..... direk söyleyip kurtulsam mı yoksa sebeplerini acıklasam mı kararsızım ama cok seviyorum bu sarkıyı. ve bu kadını cok samimi buluyorum. o yüzden bana gercekci geliyor, itici bulmuyorum. aaayh söyleyip kurtulucam!
1 numara yıldız tilbe- papatya baharı.
girişindeki "tamtatamatam tam tam"larda zıplamalarımdan mı utansam yoksa "kalbimin atışlarını uzaktan duyarsın, sana deli olan birisi varsa o bendir, seviyorum, hep istiyorum, müptelanım, iki kere 5, 10 eder, seninle ben bir" derken mantık dolu sözlerinde kendimden gecmemden mi utansam? yoksa, hepsini bosverip, "cok mutluyum seninle su kötü dünyada, zaman zaman mutsuzlugun beni bozsa da" derken yıldız, "helal be" diye bagırmamdan mı utansam? ya da. ya da.. "sen büyülü istanbul'un serin yaylası, eski ve yenisin, asktan hediyesin" dediginde istanbula selam yollamamdan mı utansam? napsam a dostlar, seviyorum bu sarkıyı ben.
bir itiraf.com temalı yazının sonunda size bunları acıklarken, yıldız tilbe- papatya baharı i tunes'da 3. kez dönüyor. i-tunes'u icat eden adamın su andaki ortamı görmesini ne kadar da cok isterdim.
bu resimleri julien de lus yaptı. ilki benim, ikincisi o, üçüncüsü serge gainsbourg. ilk dönem calısmaları olsa da en az matisse kadar basarılı ve nerdeyse bana ikizim kadar benziyor. kendisi de benzemiş. serge gainsbourg da keske yasasaydı ve bu otoportreyi gorse idi. kesin gözleri yasarır ona bir sarkı yapardı. biz julien'la serge gainsbourg'u coak severiz. genelde aynı filmlerden hoslanır, o filmlerin içine girmek isteriz. "keske hayat filmler gibi olsa" geyigi yapar, sıkılırız, sacma gelir. fransa'ya gitme hayali kurarız. ben karamsarlasınca, julien filmlerden fırlamıs gibi "yapmaa, daha cok genciz" der. bizim de içinde oldugumuz bir filmimiz var. the dreamers. neyse, bizi aynalı pastane tanıstırdı.[o tanıstırmamıs, ben yanlıs hatırlıyormusum ama ortak arkadas işte]üçümüz cok iyi arkadasızdır. dreamers dediysem bosa demedim. ama üçümüz de zaman zaman birbirimizle konusmaz, kopuk, überbohem insanlar olarak aramızda kombinasyonlar yaparız. ben genelde ikisinin dedikodusunu birbiriyle yaparım ama onlar benim dedikodumu yapamazlar. cunku kibar hanımefendilerin dedikoduları yapılmaz.
julien de lus benim kocam değildir. ama ileride neden olmasın, belki olur, ya da hiç olmaz. ama evlenirsek bosanırız. evlenmezsek hiç bosanmamıza gerek kalmaz. julien hayatta tanıdıgım en manik erkeklerden biridir. beni cok güldürür. ama cabuk şımarır ve güldürdüklerini bazen geri alır. ama cok eglendirir. beni ondan, onu benden kıskanırlar ama bu sadece aynı ismi kullanmamızdan ileri gelir. cok romantik duruyor farkındayız ama tanısalar hiç kıskanmazlardı, eminim.
aynı ismi kullanıyoruz cunku beraber blog acmaya karar verdik. isimleri ben koydum, soy isimimizi ondan caldım. ikimiz de sevdik. ama biz karı-koca degiliz. hem zaten cok genciz. ama insan evlenecekse aniden evlenmeli, bir anda, gencecik, üstündeki elbiselerle. değil mi? ama julien'den baba falan olmaz, kızı olsa kucagına almaya korkar, garipser, iki dakikada gidip varoluşsal bir yazı yazıp gelir. cocuk benim kucagıma kalır. o yüzden julien gibi erkeklerle evlenmemeliyiz, onlarla eglenmeliyiz ama yanlıslıkla evlenedebiliriz, değil mi jülyağn?
|
insanlar ilginç, garip bir rüya gördügünde onu genelde garipserler, mana falan ararlar. "falan" dediysem, kücümsedigim sanılmasın. bu onlara göre dogru olabilir ama ilginc rüyalar bana ilginc gelmiyor, cünkü bilincaltının, hafızaya aldıgınız her bir zerrenin beyinde sınırı olmuyor. aslında o görüntüyü beynimize aldıgımızda sınırsızlastırdıgımızı ve sonsuzluga akıttıgımızı düşünüyorum. beni rüyalara dair şaşırtan seyler, rüyada düşünebilmek. şunun gibi bişey; rüya görürsünüz, rüyanızda da bir rüya gördügünüzü görürsünüz, o rüyada, gördügünüz rüyada da rüya gördügünüzü görmüşseniz, artık gönül rahatlıgıyla delirebilirsiniz. çerçeve içindeki çerceve fenomeni yani. rüyadaki mantık oyunları da beni cok sasırtıyor, bir olay olur, siz olaydasınızdır, etrafınızda bir seyler donerken o duruma dair fikirler yürütürsünüz. ya da en beteri, rüyada aslında hiç yasanmamış, ve gecmemiş bir gecmişinizin oldugunu görmenizdir. bugun bir rüya gördüm, rüyada cok büyük ve lüks, ihtişamlı bir yapının en üst katından aşagıya bakıyordum. asagıda büyük bir deniz vardı ama cevresi betondu. binanın catısında ise bir tabela vardı. "intihar etmek yasaktır" benim o sırada rüyada aklımdan gecenler sunlardı:
"benden sonra koymuşlar bu tabelayı buraya. ne komik bir yazı. intihar ettigimde ölecegimi sanmıstım. sakat kalma ihtimali aklıma bile gelmemişti. betona cakılma anım ne kadar da muhtesemdi... bir anda, acısız. ama ya gözlerimi hastanede actıgım an? kırıklarım, sargılarım... alcıda gecen onca gün. annemlere ilk haber verilme anı nasıldı acaba? "jane bir binanın 23. katından atlamıs, hemen gelin" koşturmalarını hayal edebiliyorum. annemler, bir kere bile neden deyip, yüzüme vurmadılar. ne cok seviyorum onları. simdi iyiyim ama değil mi, deniz ne güzel, neden ölmek istemişim ki acaba?"
bundan daha uzun düşündügümü de soyleyebilirim hatta. sonra bina içerisinde arkadasımı aramaya gittim falan filan. aslında hiç yasamamıs oldugunuz bir durumu rüyanızda dahi görmeyerek sadece düşüncelerle yasamak fikri cok delirtici. bu düşündüklerimde dahi bir mana aramıyorum ama nasıl işliyor bu beyin. bunu düşünmek en delirtici olanı. "tamam bu kadar nörön yeter!" deyip, akıl sağlıgıma sahip olmak adına, ilk defa aldıgım cosmopolitan'ı elime alıp unutmak istedim ama size bişey söyleyeyim mi? ciddi ciddi cosmopolitan okumak gercekten zeka geriligine yol acabilir. en delirtici fikir tipik bir cosmopolitan kadını olmak ve okurken bilgilendigini hissetmek. bir "sınav haftası delirmecesi"nin daha sonuna geldik sevgili okurlar. finallerde benzer sacmalıklarla karsınızda olmak üzere simdilik güzel rüyalar diliyorum.
|
naim dilmener'in yazmış oldugu ajda pekkan kitabını okurken, söyle bir anektoddan bahsediliyordu. ajda pekkan yine o meşhur, 20 valizle gittigi paris seyahatlarının dönüşünde basın tarafından dudaklarının kalınlaşmış olduguna dikkat cekilir ve estetik yaptırıp yaptırmadıgı sorularına maruz kalır. [yası 26-27 gibi bir sey o zaman] ajda pekkan söyle cevap verir: "hayır dudaklarıma estetik yaptırmadım. ama paris'te yeni bir makyaj stili ögrendim. bu gercekten cok zor bir stil ve dudaklarımı boyamak tam yarım saatimi alıyor. ama etli, dolgun dudakları seviyorum, canım isterse bir gün yaptırabilirim" [ve yaptırıyor elbette]
ben bunu okudugumda hemen annemin yanına gidip, aynı yeri ona okuyup ve gülerek "anne ajda'yı goruyor musun, haha kadına bak, illa ki o burnu kalkık tavır olacak! dudagının makyajını bile nasıl abartıyor, nasıl superstar demesinler?" demiştim. sen misin ajda'yı kınayan. pek ünlü manken twiggy'nin, yer yer jane birkin'in yaptıgı o muhtesem göz makyajını yapabilmek için dün abartısız bir saatimi harcadım! 60 dakika aynı işlemi yap, olmasın, başa saar, tekrar yap! en sonunda cinnet gecirip, pamuk, rimel, far ve eyeliner quartetini yanıma alıp ayna karsına oturdum, inat ettim ama gözümü cıkartma ile sonuclanmadan bu işlemi burada kesmek daha mantıklı geldi, yapamadan kalktım. sonucte elimde, 105 tane siyaha bulanmıs pamuk, yarılanmış bir eyeliner, kızarmış göz kapakları ve şişmiş bir göz kaldı. bu göz makyajı kusursuzluk istiyor, simdilik mümkün olmasa da "practice makes perfect" diyor ve derya baykal narinliginde "siz siz olun hanımlar, güzellik için işkence cekmeyin, oluruna bırakın" diye ekliyorum.
|
yatmadan evvel film izlemek istedim, elimde iki secenek vardı. birisi jean luc godard filmi olan le mepris bir digeri 1931 tarihli dracula. brigitte bardot'nun kalçalarındansa, bela lugosi'nin pelerini daha cazip geldi ama şimdi de uyuyamıyorum! yarın girilmesi gereken bir sınav ve uyuyamayan bir ben. yarın girilmesi gereken bir sınav ve korku filmi izleyen ben. tres bien.
teknik bilgi: blogumda belirli bir tarihten sonra standart görünüm kullanmadıgım için yorumları haloscan üzerinden hallediyordum ama artık bunu da hallettigime göre blogger'ın kendi yorum kutusundan yorumlarınızı yapabilirsiniz. bir önceki yorum kutusunu kaldırmıyorum, zira yorumlar bölünmüş olacak, ki amaç bunu önlemek. hazır karalamısken bu pazarın sarkısı olarak yelle - amour du sol'u secip, zıplayalım. |
pek sevgili, birbirinden ilginç, temelde aynı hamur ve çamurlar üzerine sekillendirilmiş türk kızları, öncelikle, belirtmek isterim ki, zaman zaman aranızda bu topluluğun bir üyesi olmaktan ötürü "keşke.."lere boğulsam da, ben de her biriniz gibi cogunlukla bu topluluga dahil olmaktan sevinç duyuyorum. benim keşkelerim, biraz "dünya vatandaslıgı"na kaymaktan ötürü kaynaklanıyor, üstünüze alınmayınız.
biliyorsunuz ki, genlerimiz, yapılarımız itibariyle, bir alman kadar iri olmadıgımız gibi, bir fransız kadar da ince degiliz. bir hintli gibi kalın kaş, kalın gözlü olmadıgımız gibi, bir koreli kadar da sönük kaş ve göz ikilisine sahip degiliz. bir ıraklı kadar tenimiz koyu değilken, bir isvecli kadar beyaz da degiliz. bunun sonucunda ortaya cıkan vucut yapısı kimi zaman armut, kimi zaman bir ayva kimi zaman da bir dal narinliginde oluyor. piyango kime cıkarsa. bunda mutabık mıyız? harika.
saclarımız genelde koyu renk olur, onlara uygun kaşlarımız olur, sarısın arkadaslarımıza kimi zaman özenir, kimi zaman da onlar gibi olmak isteriz. bunda da mutabıkız değil mi türk kızları? işte onlar gibi olmak istedigimiz zamanlar... çok kötü zamanlar o zamanlar. siyah saclı birisi sarısın olmak isteyince, cok kötü be türk kızları. kendimden biliyorum. kötü... yine de ben ve ben gibileri beyaz ten, renkli gözden kurtarıyor da, ten renkleri irandaki, ıraktaki arkadaslara benzerlik gösteren topluluk üyeleri çok çok çok daha fena be türk kızları.
göçebe bir ırk olmamızdan ötürü, yasadıgımız yere uyum saglayan ve alıskanlık gösteren bir ruha sahibiz biz, ondan ötürü, bu sarısın olma askıyla yanıp tutusan genc kızlarla dolu sokaklara da alıstık sevgili türk kızı. kaşın siyah olabilir, hiç önemli değil, ten rengin de esmer olabilir, sacın sarı oldugu sürece cok havalısın, bunu kabul ediyoruz. zaten cirkin olmussun bize ne, yeter ki sen güzel hisset...
hepiniz hakkında böyle düşünüyorum. hepinizi seviyorum. ama. AMA ARTIK DAHA FAZLA SESSİZ KALAMAYACAGIM! PİYASAYI KUŞATAN SU BOK RENGİ SAC MODASI DA NE OLUYOR TÜRK KIZI? acıklayın bana, nütfen. bilmiyorum, caresizim. okula gidiyorum. ileriden jenifer lopez görünümlü bir arkadasım bana dogru geliyor, yüzünde sim sektöründe ne kadar sim, pul varsa hepsi mevcut, gözlerinde ne kadar beyaz far varsa, gece yolları aydınlatmak adına kullanılabilir, teni esmer, solaryum, koyu. ama saclar... söylemeye cekiniyorum müdürüm afedersin de, bok rengi.
idol:
karamel rengi diyormussun sen türk kızı. düpedüz bok rengi bu. o güzelim, sırma saclarınıza bu yakıstırmaları yapmak istemezdim ama, okuldan cıkıp, otobüse biniyorum. kibarca, "karamel saclı kızlar" olarak peşimden geliyorsunuz siz de, öyle kalabalıksınız ki, aranızda kumral saclarımla öyle belirgin kalıyorum ki, utancdan gözlerimi yere deviriyorum. size bakıyorum, yine yere deviriyorum.
ey türk kızı! sorarım sana! 2 sene önce sacını zorla sarıya boyattırıp "sana bu renk süper gider, bir de arasına cikolata kahvesi attıralım" diyen KUAFÖR CEMAL'e noldu da simdi herkesin sacına bakarak "sana karamel rengi cok gider, araya da bal sarısı atarız" diyor?? haa, noldu dersin? kafasına taş mı düştü? kaza mı gecirdi? noldu türk kızı söyle bana??!?
bişey olmadı türk kızı. SARI BOYALAR BİTİNCE, BOK RENGİ BOYALAR ELİNDE KALDI PİYASANIN. onu satmaya calısıyorlar simdi, anlamıyor musunuz kardeslerim. birbirimize kenetlenelim. kuafor terorune, bok rengi faciasına karsı kayıtsız kalmayalım. geride cocuklarımıza utanc içerisinde gösterecegimiz cep telefonu ile cekilmiş jpeg'ler bırakmayalım! haydi türk kızları elele! sizleri seviyorum.
ekonomi öğrencisi olmakla kafeye gitmek arasındaki pozitif korelasyon
cocukken modacı, ressam, astronot olmayı hayal etmiş, hayatında bir kez bile gazetelerin ekonomi sayfasını okumamış, ekonomi haberleri ilgisini cekmemiş birisi olarak işletme bölümünü kazandıgımda aklımda ileriki 4 yıllık hayatıma dair en ufak bi fikir yoktu. sadece cok mutluydum cünkü kazanmıstım. ama neyi kazandıgımı bilmiyordum. okuyacagım birbirinden cekilmez ve katlanılmaz derslerin sınavlarından gecme sorumlulugu kazandıgımdan bihaber sekilde sevinirken, okula kaydımı yaptırmaya gittigimde, bana hiç benzemeyen o ögrenci gürühünü gördügümde, alaksız derslerin, makro iktisat, ticaret hukuku gibi garip isimlerini duyunca dahi mutluluk sarhosuydum cünkü öss'yi kazanmıstım. derslere gitmeye basladıkca ve sonra korkup gitmemeye basladıkca anladım ki bu fakültenin ögrencisi degildim. benimle aynı seyleri yapan, aynı sekilde düşünen insanlar baska fakültedelerdi, "ah bi bulsam onları, ah bi bulsam!!" ümidi ile asla okulumu sevme girişiminde, o igrenc isimli dersleri gözümde pembe puanlı filler haline getirmeye calısmadım. baska okullara, ülkere gitmeye cabaladım ama olmadı. ayagım hep citlere takıldı. bu fakülteyi kazandıgım gün yasayacaklarımı anlatsaymıs bi falcı, "hepsi de birbirinin aynısı! adi, yalancı, umut-umutsuzluk taciri, pis kadın" der, orayı hışımla terkedermişim. insanın hiç bir umidi kalmayınca elindekine sarılıyor mecburen, anladım ki, bu okulu bitirmedigim sürece bana hep yük olacak, ayagım hep o okulun cevresine baglı kalacak. o yüzden artık derslere giriyorum, kitaptaki seyleri ogretmen okudugunda ben de hemen deftere gecirdigimde calıskan ögrenci oluyorum ve vize-final zamanı fotokopiden not topluyorum, böylece okulumu bitiriyorum. bitirince ise üniversite mezunu olup caka satabiliyorum. bu sekilde üniversite mezunu olup söz sahibi olmus bilmemkaç yüzbintane vasıfsız insanla aynı kaderi paylasıyorum. okula u donusu yaparsak, eger derslerde hoca ekonomiye dair dersi kaynatıcı cerez bilgiler verirse oh la la ne ala diyorum, yok ders işlemeye devam ederse, yanımda, çıkışta hangi kafeye gidecegine karar veremeyen iki kızın konusmalarına takılıyor kulagım ve onları bogmak istiyorum. ders bitsin de soluklanayım biraz diyorum ama, bir iktisadi idari bilimler fakültesinde ne yapılarak zaman gecirilir diye seceneklere bakınca, üzüntü ve muz kabugu oluyorum. kahve, kantin, kafe, kafe, kafe, sigara, kahve, kantin, kafe, kafe, kafe. not arkadaslarım var, sınıf arkadaslarım var, alt sınıflardan tanıdıklar var, kendi arkadaslarım var. hepsinin kesişim kümesini aldıgımda yine ortaya cıkan en makul secenek kafe oluyor. ve biliyor musunuz, kafelerden artık nefret ediyorum.
erasmus'a basvuruyorum. kendimi cok kötü bir ögrenci olarak görsem de sartlarım ve durumum elverişliymiş, yine ümitlendim. fransa yokmus seceneklerde. hocaya "biz fransadan okul bulalıp yazısalım hocam nolurrr" dedim, "olur sen bul, ben yazısayım" dedi, bilmem.. yine mi umit? belki bu biraz hararetimi alır. bugunun çalışılacak şanslı dersi: üretim ve işlemler yönetimi. ya da bilgisi, ya da baska bişey. jösepa.
|
nasıl blog sahibi oldum diye bir soru sormak istiyorum kendime ve " aditia ile julien'in blog sahibi olmak istedikleri bir agustos gecesinde, onlara yardım ederken, ben de oylesine bir adet acıvermiş bulundum" diye masalsı bir sekilde cevaplamak istiyorum. ve itiraf ediyorum ki, itiraf.com'a, temmuz, 2007 tarihinde bir itiraf yapmıs olsam kesin soyle bir sey olurdu: jane de lus, kadın, 21, ankara:
bence bloggerlar igrenc insanlar ve hepsi cok komik. ben kazara bi bloga girersem kapatırım. bence hiçbirimiz blog okumamalıyız. yoksa ölürüz. özellikle o kullandıkları siyah beyaz resimler üzerine renklendirilmiş kalpli şeyler filan beni cıldırtıyor itiraf.com. gorunumleri de gıcık, niye cıktı bu bloglar. uyku uyuyamıyorum.
evet şekil a'da her zaman, her seye onyargısı olan, daha sonradan bu tükürdüklerini kocaman kocaman yalayacak olan beni goruyorsunuz. nasıl da haklı, nasıl da bilmiş. tanrı hepimizi boşbogazlıktan korusun. blog sahibi oldugumda hiç bu kadar eglenecegimi, beni bu denli oyalayacagını ve baska insanlar tarafından okunacagını tahmin etmemiştim. sayfaya counter ekleniyor, ıvır zıvırlar yerleştiriliyor ya, o sayfaya giren insan sayısını ölçen zerzevat, 1000'den 2000'e, 2000'den 3000'e cıktıkca heycanlandıysam da, 5555, 6666 gibi rakamcagızlar beni daha da mutlu ediyor ve sasırtıyordu. her birinde bloguma erken iyi ki dogdun yazısı yazıp kitlelerle paylasmak istediysem de, duygularıma ket vurdum, engel oldum ama artık gün sevincini paylasma günüdür! kısacık bir zamanda ilginize maruz kalmıs su blogun erken dogum gunu pastasıyla beraber su yazıyı yazmaya iten baska bir iki konu daha mevcut. bu blogun takipcilerinin karakteristik özellikleri ve mental hastalıkları!
simdi biliyorsunuz, bir siteniz varsa, envai cesit site yardımıyla sitenizin istatistiklerine haiz olabiliyorsunuz. kim nerden gelmiş, ne yazıp gelmiş, ne arastırmasından gelmiş, okumus da mı gitmiş, okumadan mı kapatmıs, vesaire vesaire. ki vesaire isimli bir nazan öncel sarkısı vardır, ben cok severim. su anda deri, siyah bond canta içerisinde muhafaza ettigim, sitemin istatistikleri de bir hayli ilginç. siteye gelme şekilleri konulu istatistigin birinci sırasında sitenin adresi var, mini mini okuyucular, adresi kaydetmişler, canları istedikce girip bakıyorlar ne güzel. muhtemelen hepsi prensipli insanlar.
ikinci sırada ise google'dan "jane de lus" diye sörç eden büyük bir topluluk var. birinciden kücük ama ücüncüden büyükler. bir araya gelseler kendinden sonrakileri döverler . en basta bu gruba karsı yaklasımım "manyaklar mı ne?!" olduysa da sonradan kafamda yanan devasa ampül beni bu gruba daha yakın hissettirdi. sen kalk, o kadar takip et, her gün degilse de, 2 günde bir gir siteye, ama adını, adresini bir kez olsun bir yere kaydetme. kaydetmedigin gibi, acılan google sayfasına jane de lus yaz, ama address cubuguna, blogspot yazmaya üşen. hadi onu gectim, rss feed'e de üye olma, "google bana bulsun, google beni beslesin" tarzı bir yasam tarzıyla yasamaya devam et. ne olabilirdi ki bu? su olabilirdi okuyucu, bu okuyucu grubu, benimle aynı ruhu paylasan insanlardı. içeriden su getirmeyi geciktirmek için susuzluk esigini artırmıs insanlardı. ekmek bayiye gitmemek için bir dilim kuru ekmege talim edebilen cefakar anadolu insanıydı. onlar ki jane de lus yazmanın verdigi hazzı, jane-de-lus.blogspot.com yazarken alamayan garip takıntıları olan insanlardı. bana da kendilerine derin bir sempati beslemekten baska bir sey düşmezdi elbette... sizleri seviyorum.
evet.. geldik 3. sıraya.. bu istatistik bilgisini acıklamaya biraz cekinsem de ne gibi bir psikopatla karsılacagımı da merak ediyorum. 3. sırada su var. yaklasık yüzlerce kez yazılmıs, googleda search edilmiş su anahtar kelime: "BLOGSPOT KUKUSU 2008" ne demek bilmiyorum ama bu istatistige ilk rastladıgımda, "ne manyaklar var yahu, nasıl bi bilgi arastırmasıdır bu" diyip gecmiş, bu bilgiyi ogrenmek isteyen insanın yanlıslıkla bloguma ugradıgını düşünmüştüm. ama zaman gectikce su satırdan itibaren kendisine blogspot kukusu adını takacagımız arkadasımız, sürekli bu kelimenin google'da arastırmasıyla sitemize teşrif etmeye devam etti. gün geldi yaratıcılıgını kullanıp blogspot kukusu jane yazdı, gün geldi, blogspot kukusu 2007 yazdı, tatmin olmadı, geldigi yoldan geri gitti. muhtemelen bu satırları da okuyacaksın sevgili blogspot kukusu. sana bazı sorularım var. "neden blogspot kukusu?" "hobilerin neler?" "hep böyle ilginc bi insan mısındır? "bu kelimelerin kombinasyonunu nasıl oldu da kesfettin" "sitenin normal adresinden girince de zevk alıyor musun yoksa, forever blogspot kukusu mu?" "bazen gün içerisinde bu kombinasyon aklıma geliyor ve salak salak kahkahalar atıyorum. cok pissin." "umarım bu yazıdan sonra sımarmazsın" "tek korkum birden fazla kişiden olusmanız" "sevgiler" "jane" diger istatistikler bu ilk 3 grup kadar yogunluk gostermiyor ama cok manyak insanlar oldugunu su blogla bir kez daha anladım. google'la konusan, onla diyalog ya da monolog kuran insanlar var! "teknoloji insani yanlızlastırıyor" diyorlardı ya, o dogruymus, okuyucu. google'la konusuyor adam yahu, ötesi var mı bu yanlızlıgın. ben de yalnızım diye son 2 yazıdır zırlıyorum aglıyorum, ne yanlızlar varmıs. mesela soyle ornekler var:
"sebze yıkayan alet var mıdır?" "fransızcada noir demek ne demek? "fransızca oynamak demek ne demek?" "in an open relationship ne demek?" "hangi pastane güzeldir?"
ben bunları okuyunca üzülüyorum yahu. bir insan düşünün, en yakın arkadasına "abi kızı kahvaltıya goturucem, güzel pastane lazım" demeye cekinsin de, google'u acıp soru sorsun... =( bir ev hanımı düşünün ki arkadaslarına "sebze yıkamaktan nefret ediyorum" diyemesin... yalnızlıgın boyutunu tahayyül edebiliyor musunuz? ya da bir insan düşünün ki, fransızca türkce sözlük denilen seyden bihaber olsun da, beyhude bir telaş ile google'la konussun.. öyle yani garip garip, kısacık zamanda beni eglendirdiginiz için sukranlarımı sunuyorum. daha fazla sımarmadan pazarlama planlaması calısmak üzere masama dönüyorum.vizeler. merde!
|
odanın yerine dagılmıs bir sürü kıyafet, bir tanesi pek şık olan etnik desenli mini bir elbise, sıklıgına aldırıs edilmeden burusmus, burusturulmus. 2 cifti orjinal, diger 3 ü adidas'a ihanet edilerek pazardan alınmıs 5 esortman altı.. spor ayakkabıları siyah olanının arasına girmiş, bi atlet, bi sütyen, ezilmekte hiç beis görülmemiş. 2 yastık yerde, diğer teki yatak üzerinde. açık 2 cekmece, kıyafetler sarkmıs, bir tane contrex bir tane erikli su sisesi yerde, 3 bardak masa üzerinde, tekinin içi sigara izmaritleriyle dolmus. diğer tekinde yarım içilmemiş kahve, digeri su. bugun yves rocher'den alınmıs ve gramajı tatmin etmemiş cocuk allıgı gibi olan küçük bir turuncu allık, komidin üzerinde, fondoten yanına akmıs, iç çamasırları üzerinde duran, dandik bir hoparlore takılmış ipod ve aralıksız calan vive la fete-miracle. dikiş makinasının üzerinde bir şişe tiner, bir elma, bi kutu kahve var. ne manidar. duvarda, dün aksam, param kalmadıgı için plak satan adamın hediye ettigi marc aryan plagı. koltugun üzerindeki french kitty'li cüzdan, grammaire francaise kitapları ve calısılması gereken 400 sayfalık fotokopiler.. pek sevilerek alınmıs pembe cep telefonu, cizilmesine aldırıs edilmeden koltugun üzerine atılmıs, sessizde, benim gibi. calısma